• Şubat 1, 2026
  • Yorum Yapılmamış

Ramazan’da çocuk olmak, zamanın içine saklanmış bir masalın kapısını aralamaktır. Günler, aynı gün değildir o ay; akşam daha akşamdır, su daha sudur, ekmek daha ekmektir. Bir çocuk, Ramazan’ı önce takvimden değil, evin kokusundan tanır: Mutfağın buharından, tencerenin kapağından sızan seslerden, perdelerin ardına gizlenen gün ışığından… Ve en çok da “beklemek”ten.

Çünkü Ramazan, çocukken beklemek demektir.
Beklemek; büyümenin en sabırlı provasıdır.

Öğleden sonra uzar. Sanki güneş, evin üzerine biraz daha ağır oturur. Saat, duvara asılmış bir kuş gibi kanadını çırpmadan durur. Çocuk, oyun oynar ama oyun bile susuzluktan incelir; koşarken ağzında kuru bir rüzgâr dolaşır. Bir an, “Acaba iftara çok mu var?” diye sorar, ama sorarken bile utanır; çünkü evde Ramazan, yalnızca açlık değil, bir tür terbiyedir: İnsanın kendine karşı nazik olmayı öğrenmesi.

Evde büyükler “oruç” derken, çocuk “gizli bir sır” duyar.
Sanki oruç, yetişkinlerin elindeki bir anahtardır; kapısı sadece sabredenlere açılan.

İftar yaklaşınca ev değişir. Ev, birden canlanır; koridorlardan mutfağa doğru koşan ayak sesleri çoğalır. Tabaklar, sanki daha parlak çıkar dolaptan. Su sürahisi, bir taht gibi masanın ortasına kurulur. Ve çocuk, o suya bakarken, suyun da bir dili olduğunu hisseder: “Az kaldı,” der gibi… “Dayandın,” der gibi… “İyi ki varsın,” der gibi.

Ramazan’da çocuk olmak, “az kala” cümlesinin içine yerleşmektir.
Az kala… Bu iki kelime, çocukluğun en büyük tesellisidir.

Bir yandan da bir bayram fikri büyür çocuğun içinde. Bayram, daha gelmeden gelir; ayakkabı hayaliyle gelir, şekerin parıltısıyla gelir, sabahın erken saatinde kapı çalan misafirlerle gelir. Ama bayramdan önce Ramazan vardır; yani yol. Çocuk bunun farkında olmadan yürür o yolu. Bazen “Ben de tutayım” der, yarım gün dayanır. Sonra biraz ağlar, biraz kızar, ama en çok gururlanır. Yarım gün bile olsa, “Ben yaptım” duygusu, çocuğun içine bir madalya gibi asılır.

Sahur ise bambaşka bir çocukluk sırrıdır.
Gece, herkes uyurken uyanmak… Sanki yıldızların arasına gizlenmiş bir sofraya oturmak.

Evin ışıkları kısık yanar, sesler fısıltıya dönüşür. Çay kaşığı, bardağa daha yumuşak vurur. Ekmek bile sessizce bölünür. Çocuk gözlerini ovuşturarak gelir, uykusunun içinden bir mucizeye yürür gibi… O sofrada, herkes birbirine daha yakın durur. Bir aile, en sessiz halinde en kalabalık olur. Çocuk, o an anlar: Ramazan sadece aç kalmak değil; aynı masaya aynı duayı koymaktır.

Ramazan’da çocuk olmak, “paylaşma” kelimesini ilk kez gerçek ağırlığıyla taşımaktır.
Komşuya giden tabaklar, kapı önünde bekleyen poşetler, annelerin “Şunu da gönderelim” cümlesi… Çocuk, iyiliğin elden ele nasıl dolaştığını görür. Ve iyilik, onun gözünde bir oyun olmaktan çıkar; bir karaktere dönüşür. Bazen bir amcanın başını okşamasıdır, bazen bir teyzenin “Allah kabul etsin” demesidir. O söz, bir çocuğun kalbinde uzun süre yankılanır: Kabul… Kabul edilmek… Sevilmek gibi.

Ramazan’da çocuk olmak, evin içinde büyüyen bir merhamet ikliminde yürümektir.
Büyükler daha az kavga eder gibi gelir çocuğa. Sesler daha yumuşak, bakışlar daha uzun… Kırgınlıklar bile daha çabuk erir. Çünkü Ramazan, evin içine görünmeyen bir örtü serer: İnsan, o örtünün altında daha çok “insan” olur.

Ve elbette, Ramazan’ın çocukluğunda en güzel şeylerden biri “kalabalık”tır. İftar sofralarında çoğalan sandalye sesleri, aynı anda konuşan ağızlar, çatal bıçakların küçük şenliği… Çocuk, o kalabalıkta kendini kaybetmez; aksine kendini bulur. Çünkü o kalabalık, ona “aidiyet” der: “Sen bu evin, bu mahallenin, bu hikâyenin bir parçasısın.”

Bir de camiden gelen sesler vardır…
Teravih dönüşlerinde sokak daha aydınlık olur. İnsanlar daha yavaş yürür. Çocuk, babasının elini tutar. O el, dünyanın en güvenli yeridir. Gökyüzü bile daha yakın gelir. Çocuk, kalbinin üstüne konan o huzuru tam adlandıramaz; ama bilir: Bu ay, başka bir aydır.

Şimdi büyüdük. Ramazan yine geliyor; yine sofralar kuruluyor, yine saatler iftarı sayıyor. Ama içimizde bir yerde hâlâ o çocuk var. Hâlâ “az kaldı” diyen, hâlâ sürahideki suyu bayram gibi bekleyen, hâlâ sahur ışığında uykusunu bir mucizeye dönüştüren…

Belki de Ramazan’ın en büyük hediyesi budur:
Büyürken kaybettiğimiz çocukluğun kapısını, her yıl yeniden aralaması.

Ve biz, her iftarda ilk yudumu alırken, sadece susuzluğumuzu değil; o çocukluğun kırılgan sevincini de doyururuz. Çünkü Ramazan’da çocuk olmak, bir kez yaşanıp biten bir şey değildir. Ramazan’da çocuk olmak, insanın içinde kalan en temiz hatıradır.

Yorum Yapın

Select the fields to be shown. Others will be hidden. Drag and drop to rearrange the order.
  • Resim
  • SKU
  • Rating
  • Fiyat
  • Stok
  • Availability
  • Sepete Ekle
  • Açıklama
  • İçerik
  • Genilik
  • Dimensions
  • Additional information
Click outside to hide the comparison bar
Compare